Jump to content

Gülçehre

Minister
  • Posts

    801
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    1

Gülçehre last won the day on September 23

Gülçehre had the most liked content!

Recent Profile Visitors

The recent visitors block is disabled and is not being shown to other users.

Gülçehre's Achievements

  1. Merhabalar sevgili Sufle sakinleri. Son zamanlarda bir çok kullanıcımızın üyelikleri; belirli sebepler nedeniyle, üzülerek söylemekteyim ki durduruldu. Sitemizde, kurallar bölümünde belirtilen hususlar açık ve net olmakla beraber; bu kurallara uymayan kullanıcıların üyelikleri maalesef durdurulmaktadır. Reklam yapmak, link paylaşımı, profil alanlarına link eklemek gibi tanıtım girişimleri ve çabaları yasaktır. Gelenek, görenek, örf ve adete, dini ve milli değerlere karşı kullanılacak ifadeler, yasa dışı söylemler ve benzeri eylemler kesinlikle yasaktır. Kurallara uymayan üyelerimizin üyeliklerinin durdurulma işlemi süresiz olarak uygulanmaktadır. Lütfen paylaşımlarınızda bu hususları dikkate alınız. Keyifli vakitler..
  2. Yıldız Yağmuru Masalı Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız. - Bahar gelecek günün birinde kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar. Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına. - Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni. Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü. Bir kadın belirdi yanı başına. - Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni… Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha. - Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim. Sonra küçük bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini. Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi. Kış, adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür. Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren samanyolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız, bir yıldız daha, bütün samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü. Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar. Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla. Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların. Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın.
  3. Altın Araba Masalı Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış. Padişah bir gün vezirini çağırarak demiş ki: Al şu bir lirayı. Bununla bana bir koç alacaksın! Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim. Verdiğim lirayı geri, koçu da diri isterim. Sana kırk gün izin. Söylediklerim yapılmazsa, kırk birinci günü boynunu cellada vereceğim! Vezir doğru odasına gitmiş. Başını elleri arasına alarak kara kara düşünmeye başlamış. Padişahın isteklerini yerine nasıl getirsin? Güç, hem de çok güç bir iş bu. Sabaha kadar düşünen vezir, hiçbir yol, bir çare bulamamış. Bunun üzerine, uzak ülkelere geziye çıkmaya karar vermiş. Belki bir yol bulurum diye hemen hazırlanmış. Gün ışırken kimseciklere görünmeden saraydan ayrılmış, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir de arkasına bakmış ki, bir karışçık yol gitmiş. Başlamış gene yürümeye. Çok geçmeden bir çiftçiye rastlamış. Selam verdikten sonra demiş ki: Çok yorgunum. Uzun zamandır yürüyorum. Ayaklarımda kuvvet kalmadı. Şu yokuşun başına kadar sen beni taşı. Oradan köye kadar da ben seni taşırım. Çiftçi, bu tanımadığı adamın sözlerine aldırmamış bile. Hiç konuşmadan yürümeye devam etmişler. Biraz sonra önlerine bir orman çıkmış. Vezir, çiftçiye bu sefer de: Gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım! Ha, ne dersin? Çiftçi bu sözlere de karşılık vermemiş. Gene yürümüşler, yürümüşler. Çok geçmeden bir evin önüne gelmişler. Kapıda bir kız duruyormuş. O zaman çiftçi konuşmuş: İşte, demiş, benim evim burası. Vezir eve şöyle bir baktıktan sonra: Evin güzel ama ahbap, demiş, dümeni eğri. Çiftçi bu sözlerden bir şey anlamamış. Canı da sıkılmış. Vezire cevap vermemiş. Yüzüne bakmadan evden içeri girmiş. Vezir sokak ortasında yalnız kalmış. Çaresiz gidip köy odasını bulmuş, oraya misafir olmuş. Akşam olduğu için çiftçi biraz sonra akşam yemeğine oturmuş. Yemek sırasında çiftçinin üç yaşındaki kızı, onu babasına sormuş: Baba, bugün seninle beraber köye kadar gelen sakallı amca kimdi? Babası: Tanımıyorum kızım, demiş, bugün ona yolda rastladım. Bana bir çok şeyler söyledi. Hiçbir dediğini anlamadım, cevap da vermedim. Kızın merakı artmış: Nasıl şeyler söyledi de, demiş; anlamadın baba? O zaman çiftçi anlatmış: Önce, şu yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan da köye kadar ben seni taşıyayım, dedi. Neden böyle istediğini anlamadım. Kendisini hiç tanımadığım halde bana kendisini taşıtmak istediği için kızdım, cevap bile vermedim. Biraz sonra ormana girdik. O zaman da, gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım, dedi. Bu sözlerinden de bir şey anlamadım. Canım da iyice sıkılmaya başladı. Ama kendimi tuttum. Sonra köye vardım. O zaman başımdan salmak için burayı göstererek “işte benim evim” dedim. Bana ne dese beğenirsin? Evin güzel ama dümeni eğri, demez mi? Tepem attı. Şeytana uyup da elimden bir kaza çıkmasın diye hemen içeriye girdim. Evin dümeni mi olurmuş? Deli mi ne?! Babasının sözlerini dinleyen küçük kız: Haksızlık etmişsin baba, demiş. O amcanın her sözünün bir manası var. Sen yemeğini ye de ben sana onun ne demek istediğini bir bir anlatayım istersen? Yemek sırasında vezirin sözlerinin manasını kızından öğrenen çiftçi, sofradan kalktıktan sonra doğru köy odasına koşmuş. Veziri bularak: Affedersin Tanrı misafiri, demiş. Ben yorgunluktan gündüz söylediklerini pek kavrayamadım. Kulaklarım da biraz ağır işitir zaten. Kusurumu bağışla! Yemekte düşündüm, ne demek istediğimi anladım. Yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan köye kadar da ben seni taşıyayım demekle, yokuşun başına kadar sen konuş ben dinleyeyim, oradan köye kadar da ben konuşurum, sen dinlersin, demek istemiştim. Ormana tek girip çift çıkalım demekle de birer değnek yapmamızı teklif etti. Evime, güzel ama, dümeni eğri, demekle de, kızın güzel ama, burnu eğri demek istemiştin, değil mi? Çiftçinin sözlerini dikkatle dinleyen vezir: İyi bildin ama, demiş, bunlar senin aklının işi değil. Doğru söyle, bunları sana kim öğretti? Çiftçi, bir an düşündükten sonra: Hiç kimse öğretmedi, demiş. Demiş ama, veziri inandıramamış. Vezir, doğru söylemesini ısrarla isteyince çiftçi, çaresiz işin doğrusunu söylemiş: Kapıda gördüğün küçük kızın var ya, işte o öğretti. O zaman vezir, bu çok akıllı küçük kızı merak etmiş: Hadi, demiş, getir şu küçük kızını da yakından bir göreyim. Onun aklı bizimkinden çok. Benim bir derdim var, belki o bir çare bulur. Çiftçi hemen eve dönerek kızını yanına almış, köy odasına getirmiş. Küçük kızı pek seven ihtiyar vezir: Senin gibi akıllı bir evlada sahip olduğu için baban ne kadar sevinse haklıdır yavrum, demiş. Akıllı çocukları herkes sever. Mademki sen bu kadar çok akıllısın, benim derdime de bir çare bul bakalım! Küçük kız gülmüş: Güzel sözleriniz için teşekkür ederim, demiş. Derdiniz nedir ki? Vezir anlatmaya başlamış: Padişah bana bir lira vererek dedi ki: “Al şu lirayı, bununla bana bir koç alacaksın. Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim. Ama lirayı geri, koçu da diri isterim.” Dedi. Küçük kız vezirin sözleri bitince kahkahalarla gülmeye başlamış. Şaşıran vezir demiş ki: Kızım bunda gülecek ne var? Ağlanacak bir hal bu. Şayet padişahın istediklerini kırk günde yapamazsam, kırk birinci günü beni cellatlara verecek, boynumu vurduracak. Benim gibi ihtiyar bir adamın başı kesilirse sevinir misin? Küçük kız, bunun üzerine: Bunları yapmaktan kolay bir şey yok ki amca, demiş. Siz hiç tasalanmayın, ben sizi kurtarırım! Bu sözlere pek sevinen vezir: Aman sağ ol kızım, demiş, söyle bakalım ne yapacağım? Küçük kız, vezire neler yapacağını anlatmaya başlamış: O bir lira ile yünü kırpılmamış bir koç alırsın. Yününü kırptırır, iki liradan satarsın. Bir lirasını saklar, öteki lira ile küçük bir kürk yaptırırsın. Koçun kuyruğundan bir parça keserek lira ile beraber bir tabağa koyar, padişaha götürürsün. Oldu mu? Vezir, küçük kızın verdiği akla hayran olmuş, cellatlara verilmekten kurtulduğu için sevinç içinde küçük kıza ve babasına teşekkür ederek köyden ayrılmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, saraya varmış. Padişahın karşısına çıkmış. Emirlerini bir bir yerine getirmiş. Padişah memnun olmuş ama bu aklı kimden aldığını vezirine sormuş. Vezir önce söylemek istememiş, kem küm etmiş ama, padişah sıkıştırınca, doğruyu söylemek zorunda kalmış. O zaman padişah bu akıllı kızı görmek istemiş. Hemen bir araba göndermişler. Kızı köyden getirtip padişahın karşısına çıkarmışlar. Padişah demiş ki: Pek akıllı bir kız olduğunu öğrendim. Bakalım aklını bana da gösterebilecek misin? Gösteremezsen kendini zindanda bil! Küçük kız bu sözlere gülerek: Ne isterseniz yapın padişahım, demiş. Ben Allah’tan başka kimseden korkmam! Soracaklarınızın karşılığını alırsınız hazırım! Küçük kızın pervasızlığına, cesaretine şaşıran padişah, gülerek demiş ki: Aferin sana! Pek cesur bir çocuğa benziyorsun. Şimdi dinle öyle ise: Has ahırımdaki kısrağıma üç gün içinde iki tay doğurtacaksın! Şu kavanoza ben şimdi doksan dokuz tane altın koyup ağzını mühürleterek sana vereceğim. Sen onu burada, benim gözümün önünde açıp içinden yüz altın çıkaracaksın! Bundan başka, seni biraz sonra karşımda yetmişlik bir ihtiyar olarak görmek istiyorum. Bütün bunları yapabilmen için benden bir tek şey istemek hakkın var. Ama isteyeceğin şey sadece iki kelimelik olacak. Küçük kız hemen atılarak: İstediklerinizi yapacağım padişahım, demiş. Önce sizden iki kelimelik dilekte bulunayım öyle ise. Padişah: İste bakalım, demiş, derhal yapacağım! Kız: Güneşi söndürünüz! demiş. Bu istek karşısında şaşıran padişah, kızarak bağırmış: Kız, sen deli misin?! Ben güneşi söndürebilir miyim hiç?! Olacak bir şey istemelisin! Küçük kız o zaman: Güneşi söndürmek olacak iş değil de, demiş, sizin istedikleriniz olacak şeyler mi padişahım? Kızın bu cevabını haklı bulan padişahın kızgınlığı bir anda geçmiş. Küçük kızın aklına, zekâsına hayran olmuş. Babasına bir çift öküz ile bir tarla, kendisine de kasabadaki okula gidip gelirken binmesi için altın işlemeli bir at arabası armağan ederek onları askerleriyle beraber köylerine göndermiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tavan arasına.
  4. Tepegöz Masalı Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken uçsuz bucaksız engin okyanusların dalgalarını köpürterek dövdüğü yüksek uçurumlarla kaplı kıyıları olan bir adada yaşayan bir Tepegöz varmış. Leyleklerin annesine götürmek için bohçalarına aldığı her ne hikmetse yanlışlıkla bu ıssız adaya düşürdüğü bir Tepegözmüş. Adada yaşayan keçiler tarafında beslenip büyütülen Tepegözün keçiler ve birkaç sincaptan başka arkadaşı yokmuş. Günlerini yüksek uçurumların birinde kendine bulduğu mağarada uyuyup, gündüzleri balık avlayarak sincap ve keçilerle oynayarak geçirirmiş. Günlerden bir gün içinde insanların bulunduğu bir gemi yanaşmış adaya. Tepegöz çok korkmuş pir tepenin ardına saklanarak gelen misafirleri izlemeye başlamış. Ellerinde kılıç ve mızrakların bulunan kırk kadar asker kumsala inmiş . Tepegöz hayatında ilk defa gördüğü bu canlıların asker olduğunu nerden bilsin .Biraz ürkek biraz çekingen tavırla onlara doğru yaklaşmaya başlamış. Tepegözün farkına varan askerler bir anda telaşa düşüp bağrışmaya başlamışlar. Çünkü tepegöz neredeyse bu askerlerin üç katı büyüklüğündeymiş. Askerler daha önce hiç tek gözlü bir dev görmediklerinden tedirgin olmuşlar. Hemen saf tutup savunma pozisyonu almışlar. Bu hareketlilik tepegözü şaşırtsa da askerlerin kendisine zarar verebileceğini düşünmeden çekingen tavırlarla yaklaşmaya devam etmiş. Askerlerin komutanı tepegöze anlamadığı dilde bir şeyler söylüyormuş. Bu sözlerin ne olduğunu anlamayan Tepegöz epey bir yaklaştığında askerlerden biri elindeki mızrağıyla tepegöze saldırmış. Mızrağın kolunu yaralamasıyla canı yanan tepegöz can havliyle oradan uzaklaşmış. Canı çok yanmasa da askerlerin neden ona saldırdığını anlayamamış. Gece olup mağarasına döndüğünde kolundaki yaranın acısıyla sabaha kadar uyuyamamış. Neden? Diye soruyormuş kendine ”ben onlara zarar vermek istemedim ki”. diye sabaha kadar söylenmiş. Sabah olup gün ışıdığında ise askerlerin hummalı bir çalışma içinde olduklarını görmüş. Ağaçlardan gemilerini tamir etmek için gerekli odunları toplayan, sarmaşıklardan ip yapmaya çalışan askerler çok meşgul görünüyorlarmış. Askerlerden biri uçurumun kenarındaki sarmaşıkları almak için uçurumun kenarında çalışırken dengesini kaybedip uçurumdan ufak bir kayanın üstüne yuvarlanmış. Tüm askerle yaralı askeri kurtarmak için el birliği etseler de yaralı askerin bulunduğu yere ulaşmaları mümkün değilmiş. Acı içinde kıvranan asker arkadaşlarının yardım etmesi için bağırıp duruyormuş. Tepegöz askerin içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak için mağarasından çıkmış .Askerlerin ulaşamadığı yaralı askerin yanında hemencecik ulaşmış. Tüm askerler Tepegözün yaralı askere zarar vereceğini düşünürken şaşkınlık içindeki yaralı askeri kucağına alan Tepegöz bir çırpıda yaralı askeri uçurumdan çıkarıp arkadaşlarının yanına sakince bırakmış. Bu hareketiyle askerler Tepegözün bir düşman yahut kötü bir canavar olmadığı anlamışlar. Yaralı arkadaşlarını tedavi eden askerler kendileri için gerekli sarmaşık ve ağaçları gemilerine yükleyip oradan uzaklaşmış. Adada keçi arkadaşlarıyla tekrar yalnız kalan Tepegöz askerlerin aklında bir arkadaş olarak sonsuza dek yer edinmiş.
  5. Nar Tanesi Masalı Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın bir kızı varmış; adı da Nar Tanesiymiş. Bu kız o kadar güzelmiş ki, dün­yada bir eşi daha yokmuş, Padişahın karısı, bir Arap’a her gün giderek: – Ay mı güzel, ben mi güzelim, sen mi güzelsin? diye sorarmış, Arap: – Hepsi de güzel, dermiş. Kadın, kapıyı kapatarak çıkar gidermiş. Nar Tanesi, sarayda gezerken, Arap, kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Ertesi gün padişahın karısı yine Arap’a sormuş. Arap bu sefer: – Efendim, ay da, sen de, ben de güzelim; ama il­le Nar Tanesi, demiş. Kadın: – Eyvahlar olsun, Arap, kızı gördü. Şimdi ben ne ya­pacağım? Diye telaşlanmış. Bir gün kıza: – Haydi, seninle gezmeye gidelim, diyerek onu alıp sokağa çıkmış. Gide gide bir kıra varmışlar. Bir ağacın altında otururlarken, kız uyuya kalmış. Kadın, onu orada bırakmış ve saraya dönmüş. Nar Tanesi, uyandığında annesini yanında göremeyince çok korkmuş. Bağırıp, ağlamaya başlamış. Seslenmiş, seslenmiş, aramış, ama bulamamış. Ne yapacağını bilemeyen kız: – Eyvah! Anam beni burada bırakıp nereye gitti? Di­ye ağlayarak dünyayı ayağa kaldırmış. Nar tanesi, o gü­ne kadar hiç saraydan çıkmamış. Bu yüzden, nereye gi­deceğini bilememiş ve ağacın altında oturup ağlamış. O gün, üç kardeş ava çıkmış, gezinip dururlarken kı­zı bulmuşlar. Nar tanesi, onları görünce çok korkmuş. Ama çocuklar, onun haline acıyıp, kıza çok iyi davran­mışlar ve onu evlerine götürmüşler. Üç kardeş, gündüz ava çıkarlarmış. Nar tanesi, onların yemeklerini yapıp, evlerini temizliyormuş. Günlerini böyle geçirirlerken, bu kızın güzelliği her­kese yayılmış. Nar tanesinin ünü dilden dile dolaşıp, kızın annesi­nin kulağına kadar gitmiş. Kızının hayatta olduğuna çok sinirle­nen kadın, onu kurtların, kuşların yediğini sanıyormuş. Bir cadıya gitmiş. Cadı, iki tane sihirli iğne yapmış ve kadına: - Al bunları. Bu iğneleri kızın başına batırırsan ölür demiş. Kadın, eski püskü elbiseler giymiş ve ta­nınmayacak bir kılığa girmiş. Eline de bir bohça almış ve kızın yaşadığı kulübeye doğru yola çıkmış. Üç kardeş, ava giderlerken kapıyı kilitleyip giderlermiş. Kadın gelip, kızın kapısını çalınca, kız hiç sesini çıkartmamış. Kadın: – Kızcağızım, niçin kapıyı açmıyorsun? Ben Anado­lu’dan, oğullarımı görmeye geldim. Oğullarıma hediye­ler getirdim. Hiç olmazsa onları al. Kız: – Kapıyı giderken kilitlediler teyzeciğim! Kadın: – Kızım, senin de onlarla kaldığını duydum. Sana da iki tane iğne getirdim. Hiç olmazsa başını, şu anahtar deliğine yaklaştır da, bari iğneleri takayım, demiş. Kızın aklına bir kötülük gelmemiş ve başını deliğe yanaştırmış. Kadın, iğneleri kızın başına batırınca, kız ölmüş. Ka­dın da oradan kaçmış. Akşam, kardeşler avdan eve dönmüşler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, kızın kapının önünde yattığını görmüşler. Kı­zın öldüğünü anlayınca, ağla­mışlar. Nar tanesini toprağa gömmeye kıyamamışlar. Altın bir tabut yaptırıp, kızı içine ya­tırmışlar. Tabutu bir dağın tepesindeki iki ağacın arasına as­mışlar. Bir şehzade, avlanırken ağaç­ların arasında bir tabut görmüş. Merak edip, tabutu in­dirmiş ve kapağını açmış. Dünya güzeli bir kızın yattığını görünce, ona âşık olmuş. Tabutu alarak sarayına götür­müş. Şehzade, tabutu odasına koydurmuş. Saraydan çıktığı zaman da odasının kapısını kilitliyormuş. Akşam odasına döndüğünde, sabaha kadar kızın yüzüne hay­ranlıkla bakıyormuş. Günler böyle geçe dursun, bir sa­vaş çıkmış. Padişah, sefere çıkmaya hazırlanıyormuş. Vezirleri: – Sizin yetişmiş oğlunuz varken, size gitmek yakışır mı? Savaşa, şehzadeyi gönderelim, demişler. Uzatmayalım, padişah şehzadeyi çağırıp: – Sefere sen çıkacaksın oğlum. Haydi, hazırlan, de­miş. Şehzade, kızdan ayrılacağı için çok üzülmüş. Tabu­tun başına gitmiş ve kapağını açmış. O gece, sabaha kadar kızı seyretmiş ve ağlamış. Sabah, hazırlanmış ve odasını kilitlemiş. Ben yokken, bu kapıyı kimse açmasın diye de, tembih edip, gitmiş. Şehzadenin bir nişanlısı varmış. Günlerden, bir gün saraya gelmiş ve nişanlısının odasına girmek istemiş. Uğ­raşmış, uğraşmış, ama açamamış. Sonunda, bir anahtar uydurarak kapıyı açmış. İçeri girince altın tabutu gör­müş. Kapağını açınca, kızın ölüsüyle karşılamış: – Eyvah, şehzadenin sevgilisi varmış da ölmüş; bura­da gece, gündüz yüzüne bakarmış, diye kızın üstünü aramış. Saçlarındaki iğnenin birini görerek çıkarmış. İğne çıkınca, kız bir kuş olmuş ve pııır diye uçup gitmiş. Kız, şaşkınlık içinde tabutu kapayıp odadan çıkmış. Aradan günler geçmiş ve şehzade seferden dön­müş. Hemen odasına girip, tabutu açmış. Kızı bulama­yınca, odadan fırlamış ve hizmetçilerine: – Benim odama kim girdi? Diye sormuş. Hizmetçiler, şehzadenin öfkesi karşısında tir tir titreyerek: – Vallahi efendim, biz girmedik! Nişanlınız girmişti. Demişler. Şehzade, kim bilir onu nereye atmıştır, diye ara­mış, ama hiçbir yerde bulamamış. Üzüntüsünü kimseye belli etmiyormuş. Padişah, oğlu seferden geldiği için, ni­şanlısı ile evlendirmeye karar vermiş. Düğün, dernek kurul­muş. Neyse, onlar evlene dursunlar. Kuş, her sabah gelip, bir ağaca konarak bahçıvanı çağırıyormuş: – Şehzadem ne yapıyor? Diye sorarmış. Bahçıvan da: – Şehzadem çok iyi, diyormuş. Kuş: – Otursun, sağ olsun. Konduğum dallar kurusun, deyip, uçar gidermiş. Bir gün, beş gün böyle geçmede ol­sun. Bahçıvan, şehzadeye gidip: – Her gün, bahçeye bir kuş geliyor. Ağacın dalına konup, beni çağırarak sizi soruyor. Ben de iyi olduğunu­zu söylediğimde, “Sağ olsun, konduğum dallar kurusun.” diyor, çıkıp gidiyor, Bu yüzden, bahçedeki ağaçların hepsi kuruyacak, demiş, Şehzade, buna bir anlam ve­rememiş. Kuşu yakalamak için, ağaçların dallarına tu­zak kurmuşlar. Ertesi sabah, kuş gene gelmiş ve dala ko­nunca tuzağa yakalanmış. Şehzade, altın bir kafes yap­tırıp, kuşu içine koymuş. Karısı, bu kuşu tanımış ve ondan nasıl kurtulurum diye düşünmüş, taşınmış. Şehzade yok­ken, kuşun kafesini açıp kuşu dışarı bırakmış. Şehzade, saraya döndüğünde kuşu göremeyince: – Kuşum nerede? diye sormuş. Karısı: – Kedi kuşu kaptı, yetişemedim, demiş. Şehzade, her ne kadar çok üzülmüşse de yapabile­ceği bir şey yokmuş. Kuş kafesinden uçtuğu zaman, kanadı kafesin teline takılıp yaralanmış. Bahçeye akan kanlardan güller büyümüş. Yaşlı bir kadın, günün birinde bahçıvandan çiçek istemiş. Bahçı­van, kanlardan biten güllerden koparmış ve kadına ver­miş. Kadın, gülleri evine götürünce bir bardağın içine koymuş. Birkaç gün sonra, bütün çiçekler solmuş, ama gül taptaze duruyormuş. Kadın, hala çok güzel görünen gülü bir kere koklamış. Gül, o anda bir kuş olup odanın içinde uçmaya başlamış, Bunu gören kadın: – Aman, bu nasıl şeymiş? İn midir, cin midir? Diyerek, korkmuş. Kendini toparlayarak, kuşu yakalamış. Sevip okşarken, kuşun başında elmas gibi bir şey görerek, onu tu­tup çekmiş, Çekmesiyle beraber kuş, güzel bir kız olmuş. Yaşlı kadın: – Sen kimsin? Diye sormuş. Nar Tanesi, kadına her şeyi anlatmış, O gün, ikisi otu­rup dertleşmişler. Kadın, Nar Tanesi’nin anlattıklarını dinlerken çok üzülmüş ve ona yardım edeceğine söz ver­miş. Ertesi sabah, erkenden saraya giden kadın, şehza­deyi bulmuş. Şehzadeye, her şeyi anlatmış, Şehzade, o kadar çok mutlu olmuş ki. Kadına, bir kese altın vererek: – Aman nine! Sen o kızı sakla. Ben, bu gece senin evine gelirim, demiş. Kadın, sevinerek paraları alıp evi­ne dönmüş. Şehzadenin geleceğini kıza söylemiş. Kız, kendisine çekidüzen verip, şehzadeyi beklemiş. Şehza­de, gece yarısı kadının evine gelmiş. Kızı görür görmez, düşüp bayılmış. Neyse, su ve şerbet vererek ayırtmışlar. Şehzade, kızın kim olduğunu ve başına gelenleri öğren­miş. Şehzade, onu oradan alıp eve götürürken, yolda önlerine bir maymun çıkmış, Şehzade, bu yaramaz maymunu yakalamak için kovalamaya başlamış. May­mun, zıplaya sıçraya ağaçtan ağaca kaçmış, şehzade kovalamış. Bu arada kız, bekleye bekleye olduğu yerde uyuyakalmış. Kızın anası, altın tabutun kaybolduğunu duymuş. Nar Tanesi’nin ne olduğunu merak edip, şehir şehir gezerek kızı arıyormuş. Masal bu ya, o sırada kızın uyuduğu yere gelmiş. Bir de bakmış ki, kız oracıkta uyu­yor. Hemen, yanına yaklaşmış ve cadıdan öğrendiği büyüleri yapmaya başlamış. Maymunu yakalayamayan şehzadenin aklına kız gelmiş: – Eyvah, sevdiğimi sokaklarda bıraktım! Diye, koşa koşa kızın yanına dönmüş. Nar Tanesi’nin yanında gördüğü kadına; – Sen kimsin? Diye sormuş. Kadın: – Oğlum, bu kız seninle mi? Onu böyle yalnız bırakıp da nereye gittin? Eğer ben gelmemiş olsaydım, kim bilir başına neler gelecekti! İyi ki çabuk geldin, deyince şehza­denin aklına bir şey gelmemiş. Hemen, kızı uyandırmış. Kadına: -Sen kimsin? Demiş. Kadın: – Oğlum, ben bir fakirim; kimseciğim yok, demiş. Şehzade: – Haydi, benimle gel. Sen, bana iyilik yaptın, ben de sana ne istersen veririm, demiş. Kız, annesini sesinden tanımış. Gizlice, şehzadenin kulağına söylemiş. Şehza­de, kadına belli etmemiş ve beraber saraya gelmişler. Şehzade, kendi karısını ve Nar Tanesi’nin annesini cezalandırmış, ikisini de ülkesinden kovmuş. Nar Tanesi ile şehzade, evlenmiş ve kırk gün düğün yapmışlar. Son­suza kadar mutlu yaşamışlar.
  6. Uyku Sevmeyen Zürafa Masalı Bir varmış, bir yokmuş. Bir zürafa varmış. Boyu o kadar uzun, o kadar uzunmuş ki, karnı acıktığı zaman ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları rahatlıkla yiyebiliyormuş. Bir gün yine karnı acıkmış. Önüne ilk çıkan ağacın yapraklarını şapur şupur yemeye başlamış… Ama birden, incecik kızgın bir ses duymuş. “Heey, dur bakalım canavar! Evimin bahçesini neden yoluyorsun?” Zürafa bakmış, minicik bir kuş. “Ben canavar değilim ki!” demiş kuşa. "Yavru bir zürafayım. Hem sonra evinin bahçesini yolduğumda yok. Yalnızca karnımı doyuruyorum.” “Ama yediğin bütün yapraklar benim evimin bahçesi… Neredeyse yuvamı da kocaman ağzına alıp yutacaktın,” demiş kuş. Zürafa çok üzülmüş. “Burada yuvan olduğunu bilmiyordum. Öyleyse ben de başka bir ağacın yapraklarını yerim.” Ama ya başka ağaçta da, başka bir kuşun yuvası varsa?.. Kuş ona yardım etmeyi önermiş. “İstersen ben önden uçup bakayım. Eğer yaprakların arasında gizlenmiş bir yuva varsa sana haber veririm.” Böylece kuş ve zürafa arkadaş olmuşlar. Kuş ona dallarında yuva olmayan ağaçların yerini göstermiş zürafa bol bol yaprak yemiş, karnını doyurmuş. Eğer yediği yaprakların üzerinde tırtıl varsa, o zaman zürafa kuşa haber veriyormuş. Kuş da tırtılı yiyormuş. Çünkü kuşlar tırtıla ve solucana bayılırlarmış. “Dikkat etsene koca ayaklı canavar! Neredeyse üzerime basacaktın!” Zürafa eğilip sesin geldiği yöne bakmış. Birde ne görsün? Küçücük bir tavşan yavrusu! Zürafanın gözü hep ağaçlarda olduğu için, yerdeki tavşanı görememiş. “Özür dilerim tavşan kardeş” demiş. “Kuş kardeşle ağaçlarda karnımızı doyuruyorduk, önüme bakmamışım.” Tavşan meraklanmış. “Benim boyum çok kısa. Büyüyüp kocaman bir tavşan olduğum zaman bile boyum bir ağacın boyuna ulaşamayacak. Oysa hep merak ederim, acaba dünya ağaçların tepesinden nasıl görünür diye,” demiş. Zürafa, “Bundan kolay ne var? Ben başımı eğeyim, sen tırmanıp boynuma tutun. Böylece ağaçların tepesinden çevreyi seyredebilirsin,” demiş. Tavşan çok sevinmiş ve hemen zürafanın boynuna tutunmuş. Bu işe kuş da çok sevinmiş. İlk defa gökyüzüne tırmanan bir tavşan görüyormuş çünkü. Böylece zürafa, kuş ve tavşan arkadaş olmuşlar. Akşam olup güneş batana kadar oynamışlar. Güneşin onlara el salladığını önce kuş görmüş. “Akşam oluyor, artık eve dönmeliyiz,” demiş arkadaşlarına. Zürafa hemen atılmış. “Aman boş verin! Daha gece olama kadar çok zaman var. Ben zaten uyumayı hiç sevmem. Bu gece uyumasak da hep oynasak ne olur sanki?” Tavşan bu fikirden çok hoşlanmış. “Evet evet, ben de uyumayı hiç sevmem. Bu gece eve çok geç gidelim. Burada kalıp oyun oynayalım.” Yalnız kuş telaşlanıyormuş eve gecikeceği için. Ama sonunda o da razı olmuş. Oyuna dalmışlar. Oynamışlar, oynamışlar, o kadar çok oynamışlar ki, güneş gökyüzünde çoktan kaybolmuş, hava iyice kararmış. “Ama benim çok uykum geldi,” diye sızlanmış kuş. “Ben artık eve gidiyorum!” Sonra PIRRR! diye kanatlanıp evine uçuvermiş. “Ben de uyumak istiyorum!” demiş tavşan. “Hoşça kal zürafa kardeş, yarın görüşürüz.” Sonra uzun arka bacaklarıyla o kadar hızlı koşmuş ki, bir anda ortadan kaybolmuş. Zürafa hiç aldırmamış. O uyumak istemiyormuş. Oyun oynamak, uyumaktan daha güzelmiş. Ama sağına bakmış, soluna bakmış, çevrede oyun oynayabileceği kimseyi görememiş. Herkes çoktan uyumuş. Her yer karanlık olmuş. Ağaçlar, çiçekler, taşlar bile görünmüyormuş. Bir süre sonra zürafanın canı sıkılmış. Uykusu da gelmiş. Ağzını kocaman kocaman açıp esnemeye başlamış. Sıcacık yatağında olmayı istemiş, ama o ne bir kuş gibi uçabilir, ne de tavşan gibi kızlı koşabilirmiş. Uzun boyu ile karanlıkta ağaçlara çarpmamak için çok yavaş yürümek zorundaymış. Yürümüş… Yürümüş! Gitmiş… Gitmiş! Ama bir türlü evine ulaşamamış… Zürafanın o kadar uykusu gelmiş ki, hemen oracıkta ıslak otların üzerine uzanıvermiş. Mışıl mışıl uyumuş. Sabah olunca, güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla uyanmış. Uyanmış ama, bir türlü yerinden kıpırdayamamış. Her yanı ağrıyormuş. Bütün gece soğukta uyuduğu için üşütüp hasta olmuş. O günden sonra zürafa günlerce hasta yatmış. İyileşene kadar oyun oynamaya hiç çıkamamış. Arkadaşları kuş ile tavşan neşe içinde oynarlarken, o, evinde iyileşmeyi bekliyormuş. Tabii sonunda iyileşmiş ve arkadaşlarına katılmış. Ama artık havanın kararmaya başladığını, güneşin onlara el salladığını önce zürafa görüyor, “Haydi arkadaşlar, artık eve dönme saati geldi,” diyormuş. Hem zürafa artık uyumayı çok seviyormuş. Yumuşacık ve sıcacık yatağını da çok seviyormuş. Uyumak o kadar güzelmiş ki! Gökten üç elma düşmüş; biri masalı yazanın başına, biri okuyanın başına, biri de bu masalı dinleyenin başına..
  7. Tüccar Olan Çoban Masalı Deniz kıyısına yakın meralarda sürüsünü otlatan bir çoban, bir gün bir kayanın üzerine oturup kendisini rüzgarın serinliğine bıraktı. Güzel bir yaz günüydü, okyanus sessiz sakin çarşaf gibi uzanıyordu. Böylece oturmuş, denizdeki yelkenlileri seyrederken; "Eğer benimde bir yelkenlim olsaydı, uzaklardaki yabancı ülkelere giderdim ve mesut olurdum" diye düşündü. Bu arzusu o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, bir gün bütün sürüsünü sattı ve küçük bir gemi satın aldı. Denize açıldı. Ne yazık ki, seyahatinin ikinci gününde bir fırtına çıktı ve çoban gemisindeki bütün malı denize atmak zorunda kaldı. Fakat bu da yetmedi, dalgalar gemiyi kayalıklara sürükleyip parçaladılar. Çoban hayatını çok zor kurtardı. Ve bu olaydan sonra sürüsünü güderek kazandığı para ona çok tatlı gelmeye başladı. Zaman geçti. Çoban iyi çalışması sayesinde tekrar eski servetini kazandı. Yine deniz kıyısındaki kayanın üzerinde oturmuş hayaller kuruyordu. Bu sefer tüccar olmaya karar verdi. Bu sırada denizin dalgaları sanki onu kandırmak istermiş gibi ayaklarının üzerinde kıvrılıyordu. Bunun farkına varan çoban, "aptal deniz" diye haykırdı. "Seninle ikinci defa iş yapacağımı mı sanıyorsun? Kendine yeni kurbanlar arıyorsun değil mi?" Çoban yerinden kalkıp, sürüsünün yanına gitti. Bir daha bilmediği işlere girmedi.
  8. Altın Saçlı Kız Masalı Evvel zaman içinde kalbur saman içinde padişahların yaşadığı çok eski zamanlarda, güzel bir bahçenin ortasındaki beyaz evde saçları altın sarısı renginde güzeller, güzeli Başak adında bir genç kız annesi ile birlikte yaşıyormuş. Babaannesinden kalma kemik tarak ile her sabah sarı saçlarını bıkmadan, usanmadan saatlerce tararmış. Tarağın dişleri arasında kalan ve dökülen saçlarını tek, tek toplar bir mendilin içine koyar ve saklarmış. Beyaz evlerinin olduğu bahçedeki çiçekler mis gibi kokar, herkes onlara hayranlıkla bakarmış. Genç kızın annesi çiçeklerle her gün ilgilenir, onları sular ve onlara sevgisini gösteren sözler söylermiş. Çiçeklerle uğraşmak o kadarda kolay değilmiş. İlgi göstermez onlara bakılmazsa hemen boyunlarını büker, küserlermiş. Genç kızın annesi her gün karanlık çöktüğünde çiçeklerin içerisinden seçtiği bir çiçeğin üzerine genç kızın sarı saçlarından bir tel koyar ertesi sabahta o çiçek onlara bir altın verirmiş. Bu anne ve kızın arasında bir sırmış. Kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlarmış. Günlerden bir gün, köşede duran kadının biri genç kızın annesini çiçekten altın alırken görmüş. Hayretler içerisinde kalarak: - ”Gördüklerim doğrumu acaba” diyerek hemen plan yapmaya başlamış. Üzerine eski, yırtık ve kirli bir elbise giyerek Başak ve annesinin yaşadığı eve gelmiş. Kapıyı çalmış genç kızın annesi kapıyı açtığında: - ”Çok zor durumdayım, birkaç gün sizde kalabilir miyim” demiş ve yere yığılmış. Kadının bu halini gören Başak ve annesi haline çok acıyıp kadını eve alıp yatağa yatırmışlar. Merakla beklemeye başlamışlar. Kadın gözlerini açtığında bir bardak su istemiş. Başak suyu getirmiş içtikten sonra: - ”Karnım çok aç” demiş. Genç kız ve annesi hemen kadına çorba yapıp bir güzel karnını doyurmuşlar. Kadın karnı doyduktan sonra ellerini açıp dualar etmiş onlara. Başak ve annesi kadının ettiği dualara o kadar sevinmişler ki ona artık burada kalabilmesi için ısrar etmeye başlamışlar. Kadın onların bu isteği karşısında: - ”Olur kalırım” demiş. Başak ve annesi kadının kötü niyetinden habersizmişler. Artık birlikte yaşamaya başlamışlar. Aradan günler geçmiş kötü niyetli kadın planını uygulamaya başlayıp artık her gün Başağın saçlarını tarıyor kimseye göstermeden de dökülen saçlarından bir kısmını saklıyormuş. Gece çiçeklerin üzerine kimseden habersiz aldığı saç tellerini koyup sabah olduğunda gidip altınları alıyormuş. Bu böyle devam etmiş, artık kadın bu durumdan sıkılmaya, ona zor gelmeye başlamış. Bir gece Başak uyurken kötü niyetli kadın makası eline almış ve bütün saçlarını kesivermiş. İşte o an kestiği bütün saçlar birer yılan olup kadının üzerine atlamış. Başak uyanıp “durun” demese yılanlar oracıkta kadını öldüreceklermiş. Kadın korkudan konuşamıyor, deli gibi oradan oraya koşuşturup duruyormuş. Günler geçmiş, bir gün köyü niyetli kadın sokakta perişan bir halde otururken karşısına yaşlı bir adam gelmiş. Kadının gözlerinin içine bakarak: - ”Bir zamanlar buralarda bir nalbant yaşardı. Herkes ona hürmet eder, çok severdi. Nalbant bir sabah çiçeğin altın verdiğini gördü. Gözünün önünden çil, çil altınlar gitmiyordu. Uyku uyuyamaz, çalışamaz oldu. O günden sonra baktı eline, diline, kulağına hakim olamayacak her şeyini bırakıp oralardan çekip gitti. Bir daha da kimse ondan haber alamadı. Ben sana söyleyeyim nalbant’ a ne olduğunu artık Padişah’ın sağ kolu vezir oldu. Eğer senin gibi kendini tutmasaydı şimdi nalbantta senin gibi perişan bir halde olacaktı” dedi ve oradan uzaklaştı. Yaşlı adam gittikten sonra kadın deli gibi bağırıp saçını, başını yolmaya, oradan oraya koşmaya başladı. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelere sahip olmanın cezasını çekiyordu. Başak’ın saçları kısa sürede tekrar uzadı, güzel çiçeklerin olduğu beyaz evlerinde annesi ile birlikte uzun yıllar mutlu olarak yaşadılar. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım tahtına, güller döşeyelim onların yollarına.. Gökten üç elma düştü; biri masalı yazanın, biri bu masalı okuyanın, biri de tüm dinleyenlerin başına..
  9. Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga Masalı Bir varmış, bir yokmuş; Hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş. Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabi arkasından da bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar. Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare, bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek: – Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz? – Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabii ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda o da çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış, tuzağı da bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. – Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.
  10. Karlar Kraliçesi Masalı Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde uzaklarda büyük bir kentte iki küçük çocuk varmış. Bunlar birbirleriyle arkadaşmış. Ancak birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerda'ymış. Bunlar sürekli birlikte oynar, hiç ayrılmazlarmış. Gerda'nın bir de büyükannesi varmış. Büyük annesi çok sayıda masal bilir, sırası geldikçe anlatırmış. Bir gün Kay ve Gerda oynarken büyükanne onları yanına çağırıp: – Çocuklar bugün size yeni bir masalım var. İsterseniz gelin anlatayım, demiş. Çocuklar büyükannenin yanına koşup. Can kulağıyla masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan bembeyaz örtüsüyle ünlü Karlar Kraliçesi’nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler daha sonra yatıp uyumuşlar. Ertesi gün her taraf karlarla bembeyaz kaplı imiş. Çocuklar sokaklara dökülüp başlamışlar kızaklarla kaymaya. O sırada oradan kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Kızağı bir düzine beyaz geyik çekmekteymiş. Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Bir süre kaydıktan sonra çocukların çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. Yalnız Kay, kızağı bırakmamış. Bu arada kentten de oldukça uzaklaşmış olduğunun farkında değilmiş. En sonunda kızak kendiliğinden durmuş. Kızaktan bembeyaz pelerini içerisinde Karlar Kraliçesi inmesin mi? Kay, Karlar Kraliçesinin büyükannenin masalında dinlediği kraliçe olduğunu anlamış. Karlar Kraliçesi Kay’a: – Çok üşümüşsün gel yanıma otur, demiş. Kay, Karlar Kraliçesi’nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılmış. Bir anda üşümesi geçmiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Meğer Karlar Kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay’ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş. Kentte ise Kay’dan uzun süre haber alamayan Gerda, arkadaşını aramaya koyulmuş. Karlarla kaplı ormana doğru yürümüş. Ormanda arkadaşını ararken küçük bir kulübeye rastlamış. Kulübeye yaklaşınca kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Bu kadın oralarda yaptığı iyiliklerle tanınan bir büyücüymüş. Kıza, “Ne için geldiğini biliyorum yavrucuğum, arkadaşın Kay’ı arıyorsun. Bakalım bahçede duran karga arkadaşının yerini biliyor mu?” diyerek Gerda’yı arka bahçeye götürmüş. Bahçede gerçekten de bir karga dalda bekliyormuş. Kargaya Kay’ın nerede olduğunu sormuşlar. Karga da onlara: – Kay’ın nerede olduğunu ancak ormanda yaşayan küçük kız bilebilir, demiş. Bunun üzerine Gerda, yaşlı kadından izin isteyip yoluna devam etmiş. Ormanın derinliklerinde dolaşırken mini mini, çok güzel bir kulübe görmüş. Kulübenin kapısı açılmış. İçeriden kara karganın bahsettiği küçük kız çıkmış. Gerda’ya: – Hoş geldin, ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda’yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Ona getirdiği yiyeceklerden vermiş. Daha sonra birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda’yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride güvercinlerle, geyikler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda’ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış. – Güvercinler, Kay’ı Karlar Kraliçesi’nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, demiş. Bunun üzerine yola çıkmak için hazırlık yapmışlar. Geyikleri kızağa bağlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımda bulunduğu için teşekkür etmiş. Birbirlerine el sallamışlar. Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış. Günlerce yol almışlar. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği diyarlara varmışlar. Sürekli, lapa lapa kar yağmaktaymış. Geyikler bir süre daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi’nin şatosuna geldiklerini anlamış. İçeriye girmiş. Şatonun içerisi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içerisinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay’a seslenmekteymiş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açmış içeriye bakmış. Odanın ortasında Kay’ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş. Gerda, Kay’ın ölmüş olduğunu zannederek başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. O anda bir mucize gerçekleşmiş. Gerda’nın gözlerinden akan yaşlar, dondurulmuş Kay’ı eritmeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış. – Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay’ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, Karlar Kraliçesi’nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş. Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler. Kuzey ülkesinden ayrılmışlar. Evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu heyecan verici serüveni ikisi de unutamıyormuş. Artık evlerinden fazla uzaklaşmamaya ve sadece büyükannenin masallarını dinlemeye karar vermişler. Gökten üç elma düştü… Biri bu masalı yazana, biri okuyana, biri de dinleyene…
  11. Altın Yumurtlayan Kaz Masalı Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde köylerden şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi kazları çok severmiş, her gün kazları beslermiş ama bir kazı varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdurup parasını alırmış. Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan kazın yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere para harcamaya başlamış. Günlük bir yumurtadan gelen para bir süre sonra yetmemeye başlamış. Çiftçi artık kazını sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla kazının karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer kazı kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş. Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Kaz çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, kazı yakalamış ve anında kesmiş. Hemen kazın karnını kesip merak içinde karnına bakmış ama bir de ne görsün? Kazın karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış… Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat kaz öldüğü için iş işten çoktan geçmiş.
  12. Sosyal medyada çok yoğun bir eleştiri var. Konuyla ilgili ne gibi gelişmeler yaşanacağını ise kestirmek zor.
  13. Bebeklere yapılan aşıların adları, şekilleri, siluetleri az çok bellidir. Bu aşıları devamlı surette yapan kişi/kişilerin bu olay için "yanlışlıkla" ibaresini kullanması ne kadar doğru? Bu işin "yanlışlıkla" olduğuna inanmak ise oldukça güç! Bebekler "yanlışlıkla" ibaresiyle acaba neye sürüklendi? Ayrıca "yanlışlıkla" yapılan aşının verileri, araştırma konusu olarak bir dergide yayınlanacaksa bu olayın neresi ne kadar "yanlışlıkla" gerçekten büyük merak konusu!
  14. "Çıktım gittim tepeye, elim battı kınaya." Bilmecesinin cevabı nedir?
×
×
  • Create New...